PSİKOLOJİK SESSİZLİK

2020 yılının mart-mayıs ayları, bir kitap ayıracı gibi herkesin hayatında hiç unutulmayacak ve hep hatırlanacak bir referans noktası olacak. Dönüm noktalarından biri de dünyada gelir dağılımı ve fırsat eşitsizliği yönünde kabul edilen adaletsizliğin, pandeminin doğurduğu işsizlik nedeniyle taşınamaz noktaya gelerek kırılmaya sebep olma ihtimalidir.

Acaba bir başka toplumdan (isterseniz gezegenden deyin) gelen ve bugüne kadar Türkiye ile hiç yakın ve derinlemesine ilişki kurmamış birisi, bizim Amerika’da olan bitene anlam veremediğimiz gibi, neleri şaşırarak izlerdi? Yakın zamanda bütün TV kanallarında geniş yer tutan ve Afrika asıllı siyahi Amerikalıların yaşadığı ayrımcılık sorununu belki de tüm zamanların en güçlü sesiyle ortaya koyan olaylar, bana kendi yanlılıklarımız konusunda düşünme fırsatı verdi.

MEDENİ HAKLAR ANCAK 1965 YILINDA KABUL EDİLDİ 
Öncelikle bu olayların tarihi perspektifi konusunda kısaca fikir sahibi olmakta yarar var. Bugün ABD’nin 330 milyonluk nüfusunun %13’ünü oluşturan Afrikalı Amerikalıların atalarının bu kıtaya Afrika’dan ve zorla getirildiğini, esir pazarlarında para karşılığı mal olarak alınıp satıldığını, hiçbir yasal haklarının olmadığını, evliliklerinin yasal geçerlilik taşımadığını, eşlerin ve çocukların sahipleri tarafından ayrılarak satılabildiğini, birden çok kişi tarafından her türlü amaçla kullanıldığını ve sahibin kölesini öldürmesinin cinayet sayılmadığını belirtelim. Yaklaşık iki yüzyıllık süre içinde bu konuda algı, kabul ve önyargılar oluşup kalıplaştı. Amerikan iç savaşını Kuzey’in kazanmasıyla yasaklanan kölelik için medeni haklar ancak 1965 yılında kabul edildi. Ama yasa ile güvence altına alınan medeni hakların önemli bir bölümünün kâğıt üzerinde kaldığı açıkça görülüyor. Obama’nın başkanlığı ile bir dönüm noktasına gelindiği düşünülse de, Trump’ın başkanlığı bu konudaki gerçeği ortaya koydu.


KENDİMİZE SORULAR...

Kendi çevremizde hiç farkında olmadan ne tür ayrımlar yaptığımız üzerine düşünüyor muyuz? Örneğin; çok az kişinin aklına geldiğini düşündüğüm bir sorudan başlayalım. Roman vatandaşlarımızı neden sadece çiçek satarken ve bir enstrüman çalarken görüyoruz? Onların yaşama koşulları, birçoğunun neden göçebe hayatı yaşamak zorunda olduğu üzerinde hiç düşünüyor muyuz? Çocuğumuzun Roman bir arkadaşı olma ihtimali bizde ne gibi bir duygu uyandırıyor? Bu insanların fırsat eşitsizliği bizi ne kadar ilgilendiriyor?

DÜŞÜNELİM...
Şimdi bir basamak daha derine inelim ve etnik kimliğimiz, din ve mezhep aidiyetimizin dışındakiler veya cinsel yönelimi farklı olanlar için fark etmediğimiz önyargılarımızın olup olmadığı üzerine düşünelim. Kendimizi herhangi bir sebeple onlardan üstün görmek bir yana, onları küçümseyen, aşağı gören düşüncelerimiz var mı? Bu grupta yer alan insanlardan biriyle komşu olmayı, çocuğumuzun veya kardeşimizin evlilik yapmasını nasıl karşılayacağımız üzerine kafa yoralım...

KADINLARI DAHA GÜÇSÜZ VE YETERSİZ GÖRÜYOR MUYUM? 
Erkek kimliğine sahip biri olarak, kadınlar hakkında ne düşünüyorum? Kendimi bir erkek olarak, kas gücü dışında herhangi bir sebeple, bir veya birçok yönden daha üstün ve güçlü; kadınları daha güçsüz ve yetersiz görüyor muyum? Bunu açıklayacak sebeplerim ne kadar ikna edici? Böyle hissetmek için sorgulamadığım köklü inançlarım var mı?

EYLEMSİZ EMPATİ SORUNU ÇÖZMEYE YETMEZ
Bu önyargıları fark etmek, bunların doğru olmadığını düşünmek ve ayrımcılığa karşı yapılan mücadeleye sempati duymak önemlidir. Ancak bunların yanlış olduğunu kabul etmek ve mücadele edenlere empati göstermek yeterli değildir. Yeterli olsaydı, saydığım alanların her birinde bugüne kadar dünyanın bütününde çok daha fazla yol alınmış olurdu. Ayrımcılığın kalkmasını istemek, bu konuda çalışanlara empati duymak ancak bu konuda aktif bir eylem içinde olmamanın adı “psikolojik sessizlik”tir. Bu, her alanda önyargıların devam etmesinin en önemli nedenidir.

ADALETSİZLİĞE KARŞI SES YÜKSELTİLMELİ
Psikolojik sessizliği yıkmak için, ABD’deki olayların siyahlara ait “siyah sorunu” olmadığını, kendi ülkemizde kadınların hayatın her alanında yaşamak zorunda bırakıldıkları sorunların “kadın sorunu” olmadığını, Kürtlerin yaşadıklarının “Kürt sorunu”, Romanların yaşamak zorunda bırakıldıkları ayrımcılığın “Roman sorunu” olmadığını kabul etmek gerekir. Yaşanan sorunların, bu konuda zarar gören grupların çabasıyla düzeleceğini düşünmek hayalperestlikten de ötedir. Çünkü araştırmalar, çoğunluğun sessiz kalmasının, bu grup içinde yer alan marjinallerin teşvikiyle, azınlık gruplar üzerindeki baskıya ve var olan önyargılara dolaylı onay anlamına geldiğini ortaya koymaktadır. Örneğin; iş ortamında kadınların eşit hakları için mücadele, bu konuda çalışan kadınları onaylayarak ve onlara sempati göstererek değil, onların yanında yer alarak ve onlarla birlikte ses yükselterek gerçekleşir. Kısaca söylemek gerekirse, “kadın sorunu” kadınların üstesinden gelebilecekleri bir sorun değildir. Adaletsizliğe karşı ses yükseltmek konusunda her bireyin sorumluluğu vardır.

SONUÇ:
İçinden geçtiğimiz günler her bireye, eskisinin yerine koyacağımız yeni dünya anlayışına ilham verecek bir örnek olma sorumluluğunu yüklemektedir. Bu konuda Afrikalı Amerikalıların haklarının barışçı savunucusu Martin Luther King Jr.’ın sözleri pusula niteliğindedir. “Her şeyin sonunda düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız.”

Bu Makaleyi Sosyal Medyada Paylaşabilirsiniz

Yazarın 1.11.2020 00:00:00. Tarihinden Önceki Yazıları