BEYNİMİZDEN DERSLER-1

Yıllardır, dünyada yapılan beyin araştırmalarının bize öğrettiği ilginç ve işe yarar bilgileri, ilgilenen herkesle paylaşmaya çalışıyorum. Bunu yaparken esas amaçlarımdan birisi, bilimin bazen çok karmaşık olabilen dilini, konuların gerçekliğinden taviz vermeden, olabildiğince anlaşılır hale getirmek. Bir diğeri de bilimin "bize" dair söylediği şeylerden kendimize özel ve hayatta işe yarar dersler çıkartabilmek.

Çoğu zaman beyin ve davranış konusunda konuşmak, okumak, yeni bir şeyler öğrenmek büyük keyiftir; özellikle bahse konu mevzular anlaşılır ve hayata bir şekilde temas eden konularsa... Öte yandan, çoğu zaman bu bilgiler malumat düzeyinde kalır ve her ne kadar bizi hayrete düşürse de hayatımızda bunları uygulamayı pek düşünmeyebiliriz. Bazen birilerinin doğrudan bize vereceği öneriler, aldığımız ham bilgilerden bu nedenle çok daha işe yarar görünür. Beynimiz ve davranışlarımızın kökenleriyle uğraşırken öğrendiklerimiz, aslında böyle nice önerilerle dolu.

ORTAK ÖZELLİKLERİMİZ...
Yeryüzündeki tüm canlılar, ister bitki, ister bakteri, isterse hayvan olsun, aynı temel yapı taşlarından, beden planından ve temel özelliklerden oluşur. Tüm canlıları bağlayan bazı temel özellikleri bir çırpıda sayabiliriz; hücresel organizasyon, üreme, gelişme, değişimlere yanıt verebilme, boşaltım ve kalıtım bunlardan bazıları. Her organizma bu özellikleri şu veya bu şekilde taşır; fakat adapte olduğu çevresel koşullara göre bunları icra ediş biçimi radikal derecede farklılık gösterebilir. Mesela, tüm canlılar solunum yapmak zorundadır. Tek hücreli canlılardan bitkilere, bakterilerden insanlara kadar solunum, hepimiz için ortak kuraldır. Fakat mesela tek hücreli canlılar bunu (aynen bizim bedenimizdeki her bir hücremiz gibi) içlerindeki moleküler süreçlerle yürütürken, ağaçlar yapraklarından buharlaşma yoluyla ve hayvanlar akciğer gibi özel soluma organlarıyla gerçekleştirir. Yani özellikler temelde aynıdır; ama canlının karmaşıklığına ve yaşamaya programlı olduğu ortamlara göre bunların hayatta karşımıza çıkış biçimleri değişebilir.

Bu özelliklerden bir tanesi de “çevresindeki değişimlere yanıt verebilme” özelliğidir. Her canlı, çevresiyle sürekli bir etkileşim halindedir ve yaşadığı çevredeki değişiklikleri algılayacak çeşitli donanımlara sahiptir. Elbette çevresinde her olan biteni algılayamaz; algıları, evrimsel olarak onu “ilgilendirecek” konularla sınırlıdır. Mesela bizler, 400-700 nanometre (metrenin milyarda biri) bir elektromanyetik dalga aralığını algılayacak, gözümüzün içinde “retina” denen bir duyarlı hücre tabakasına sahip olduğumuz için bu elektromanyetik dalga aralığını “görünür ışık” olarak algılarız. Aslında bu çok dar bir algı aralığıdır; ama bize yeter. Arılar mesela, bizim göremediğimiz mor ötesi dalgaları görebildikleri için, onların gördüğü dünya bizimkinden bir hayli farklıdır. 

ALGILARIMIZ...
Bu oldukça dar ve ihtiyaçlarımıza göre milyonlarca yıllık süreçler boyunca ayarlanmış algılarımız sayesinde, bizi ilgilendiren tüm değişimleri hisseder ve onlara uygun tepkiler verebiliriz. Çok yüksek sesten, acı verici bir deneyimden, zehirli bir kimyasal kokusundan tüm canlılar uzak durur. Çekici kimyasal sinyallere, olası eş adaylarına, yemek sinyallerine ve “güzel” bulduğumuz şeylere ise bir çekim hissederiz. İster tek hücre, ister bir insan olalım, bu durum değişmez. Tabi ki tek hücreli bir terliksi hayvanın bir sanat galerisindeki “Rembrandt” eserlerine karşı muhtemelen bir çekim hissetmeyebileceğini de tahmin edersiniz! Yani duyuların ayarlı oldukları değişim aralıkları kadar, bunların bizim için anlamları da çok değişkenlik gösterir. İşte anlık değişimlere tepki vermek de bu kadar evrenseldir. Kimi canlı, mesela bitkilerde olduğu gibi, değişimlere çok yavaş bir tepki verirler; bazen günler, bazen yıllar sürebilir. Hayvanlar ise genellikle bu açıdan çok daha hızlıdır.

İnsan da bu canlı sistemin bir üyesi olarak aynı özelliklerin değişik versiyonlarına sahiptir. Çevresindeki değişimlere tepki verebilmek de bu takımdandır. Biz de “bir şey olunca” çoğu zaman “gereğini yaparız” yahut yapmaya çalışırız. Sıcaklayınca klimayı açar veya ceketimizi çıkartır, susayınca da su içeriz mesela. İnsanın zekâsı düşünüldüğünde, çevresel sinyallere karşı üretebileceğimiz tepkilerin karmaşıklığını elbette takdir edersiniz (mesela klima dedim; böyle bir çözüme sahip olabilmek için Afrika’daki filler neler verirdi, bir düşünsenize?)

İLERİ BİLDİRİMLİ REFLEKSLER 
Beyni olan canlıların çoğunda bulunan bir başka özellik daha var ki, buna beyin bilimlerinde “ileri bildirimli refleksler” deniyor. Anlamı şu: Beyinler, az sonra olacakları hesap edip, bedeni ve zihni o olası sonuca hazırlıyor. Yani olay daha olmadan, olacakları tahmin edip ona göre sistemi ayarlıyor. Kertenkelelerden maymunlara, hatta beyni olmayan bitkiler de dahil, tüm canlılarda bu ilginç özelliğin farklı örneklerini görebiliyoruz. 
Elbette ki, hayvanlarda gördüğümüz versiyonlar çok ileri düzeyde, zira orada “beyin” denen karmaşık bir kontrol sistemi var. Beyinler bu öngürleri yaparken sadece tek bir tahmin de yapmıyor; aynı anda çok sayıda olası tahmini zihinsel ortamda “simüle” ederek, en uygun davranış stratejisini çizmeye çalışıyor. En sade yapılı beyinlerden en gelişmiş versiyonlarına kadar hepsinde farklı düzeylerde var olan bir yetenek bu. Ağacın gövdesine asılı vaziyetteyken yerdeki meşe palamutuna bakıp “Alsam mı almasam mı?” diye düşünen ve bir-iki farklı karar arasında bir süre gidip gelen sincapların durumu, bunun en hafif versiyonuna bir örnek olabilir. Yani tüm hayvanlar aslında bir şekilde “Yapsam mı yapmasam mı?” düşüncesini çeşitli şekillerde deneyimler.

İLERİYİ DÜŞÜNMEK
Bu geleceği tahmin özelliği belki tüm hayvanlarda var; ama diğer tüm yeteneklerde olduğu gibi insandaki versiyonunun da özel bir farklılığının olduğunu düşünmemiz doğal. Gerçekten de öyle; bizim sinirsel ve zihinsel kapasitemiz gereği, “zaman algımız”ın boyutları diğer tüm canlıların çok ötesinde gibi görünüyor. Her an ölebileceğini ve bir gün muhakkak öleceğini bilen tek canlının insan olması da bundan. Bu nedenle ileriye doğru yapılabilecek öngörü ve planlamaların boyutu da insana bu oranda büyük bir farklılık taşıyor. Çok uzun zaman skalaları boyunca geleceği düşünüp, sayısız farklı senaryo üzerinden hazırlıklar yapabilen, yıllık veya on yıllık planlarla düşünen tek canlı, bildiğimiz kadarıyla insan. 
Daha da ötesi, gelecekteki kendi durumunu düşünerek o zamanki haliyle adeta bir “empati” kurmayı başararak bugünkü davranışlarını dönüştürebilen bir varlığız (mesela tadını sevmesek de arada bir “ilerisi için” brokoli falan yemek; yahut ne kadar keyifli olursa olsun, zararlı alışkanlıklardan uzak durmak gibi). Yani bizim “ileri-bildirimli” reflekslerimiz, çok uzun zaman aralıklarını kapsıyor ve bu açıdan canlılar alemindeki diğer kuzenlerimize büyük bir fark atmamıza neden oluyor. Tabi bu özelliği yerli yerinde kullanabilirsek...

İLERİ-BİLDİRİMDEN ÖĞRENİLECEKLER
İnsanın üstün ileri-bildirimli simülasyon mekanizmaları ancak belirsizlik durumlarında tam kapasite çalışır. Mesela, tanımadığınız bir binada merdivenleri çıkarken ışıklar sönerse, merdivenin geri kalanını bir sonraki adımımızda neler olabileceğini “tahmin” ederek çıkarsamaya çalışırsınız. Bunun için daha yavaş, temkinli ve “basamak var-basamak yok” seçeneklerinin her ikisine de uygun tedbirli hareketlerle ilerlersiniz. Belki daha yavaş yol alırsınız; ama bu yavaşlama sizi korumak ve bilinmezlik şartlarının ağır bastığı bir ortamda yolunuzu bulmanız için gereklidir.
Her şeyin alışılmış şekilde gerçekleştiği, rutin ve bilindik kalıplara uyduğu, sürprizlerin olmadığı zamanlarda ise bu simülasyon sistemi pek çalışmaz. Bu gibi durumlarda zihinsel ileri-bildirimli reflekslerimiz, diğer hayvanlarda olduğu gibi, sadece anlık ve beklenmedik durumları atlatmak için devreye girer. Mesela, yine merdiven çıkarken, merdivende unutulmuş küçük bir tenis topuna basmamak için topu görüp adımınızı hafifçe değiştirmeniz gibi. Belirsizlik ne kadar az ise otomatik pilot davranışlar o kadar hâkimdir.

İŞE YARAR METAFOR...
İster tek bir insanın günlük yaşamını, ister bir şirketin kararlarını, isterse bir ülkedeki insanların davranış kalıplarını düşünelim; aynı prensip temel düzeyde aslında çok işe yarar bir metafor sağlar. İşler hep beklendiği gibi giderken, alternatif gelişmeler, sıra dışı düşünceler, yenilikler ve farklı bakış açıları nadiren ortaya çıkar. Fakat kriz ve belirsizlik hallerinde, her ne kadar şaşkınlık ve stres meydana çıksa da yenilikler ve alternatifler mecburen daha çok üretilir. Çünkü hem bireysel hem toplumsal zihin, rutinin yeterli gelmediği durumlarda yeni çareler aramak, yeni şeyler öğrenmek ve yeni yollar geliştirmek durumundadır.
Bir şey daha var: Rutin hayatımızda çok uzun süre “sürprizler” olmadan yaşamak, bu yeteneği de zamanla köreltir. Zira beynimizin temel kuralıdır: Kullan ya da kaybet. O nedenle hayatımızda “gelene otomatik tepki vermek”le geçirdiğimiz rutin zamanların yanında, kendimize farklı ve beklenmedik sürprizler çıkartabilecek, belirsizlik oranı yüksek denemeleri de ihmal etmeyelim.
Umarım tüm dünyayı evlerine hapseden şu Covid-19 meselesine bir de bu açıdan bakmak, bize başka fırsatları da gösterebilir.

Bu Makaleyi Sosyal Medyada Paylaşabilirsiniz

Yazarın 1.05.2021 00:00:00. Tarihinden Önceki Yazıları