CANAN ERCAN ÇELİK I BUSINESS LIFE YAZARI
Algoritmalar öfkeyi, kesin hükmü ve tarafgirliği daha hızlı dolaşıma sokunca bir olay henüz anlaşılmadan yorumlanıyor, yorumlanmadan yargılanıyor, yargılanmadan etiketleniyor. Böylece kamusal alan bir müzakere zemini olmaktan çıkıp adeta aidiyet gösterisinin sahnesine dönüşebiliyor.
Dünyada ve Türkiye’de siyasal ve toplumsal tartışmalar, bireysel ilişkiler ve iletişim artık farklı görüş ve fikir ayrılıkları üzerinden ilerlemiyor. Daha çok, insanların dünyayı nasıl algıladığı, hangi bilgiyi gerçek kabul ettiği ve karşı tarafı nasıl konumlandırdığı belirleyici rol oynuyor. Her geçen gün, neredeyse kusursuzca tasarlanmış yankı odalarımızda, benzer tepkiyi, haklılığı, estetiği veya anlayışı yansıtan fikirler, paylaşımlar ve analizlerle karşılaştıkça gerçeğin ne denli ortada ve her şeyin ne kadar net olduğuna yine ve yeniden ikna oluyoruz. 21. Yüzyıl psikoloji literatürü, büyük çoğunluğumuzun dünyayı objektif gördüğüne inandığını, görüşlerimizin norm ve yaygın olan görüşler olduğunu, aksini düşünenlerin kişilikleriyle bağlantılı sorunlar bulunduğunu kabul ettiğini gösteriyor. Ne yazık ki, karşılıklı bilgi ve perspektif farklılıkları da pek dikkate alınmıyor. Dolayısıyla, kafamızı kaldırdığımızda, orada duran insanın, karşı mahallenin, ötekilerin bu gerçekliğe nasıl bu kadar kör olabildiğine, kendi gerçekliklerine saplanmalarına hayret ediyor ve öfkeleniyoruz.
Aynı ekonomik veri, aynı mahkeme kararı, aynı sokak görüntüsü ya da aynı sosyal medya videosu, farklı kesimler tarafından bambaşka anlamlara çekilebiliyor. Sorun çoğu zaman bilgi eksikliği değil algının kimlik, aidiyet ve duygusal yorgunlukla iç içe geçmesi. Bu davranış kalıpları ve mekanizmalar aile içi çatışmalar, iş yerinde anlaşmazlıklar, siyasi kutuplaşmalar, kültürel ayrışmalar ve sosyal medya tartışmalarına hatta linçlerine yol açabiliyor.
Stanford Universitesi akademisyenlerinden Lee David Ross, bu zihinsel tuzağı saf gerçeklik, “Naif Realizm” olarak tanımlıyor. Ross’a göre insan, dünyayı nesnel ve olduğu gibi gördüğüne inanır; “makul” olan herkesin kendisiyle aynı fikirde olacağını varsayar. Dolayısıyla farklı düşünenleri “yanlış bilgiye sahip”, “kandırılmış”, “önyargılı” “tembel” ya da “kötü niyetli” sayma eğilimi baskındır. Bu algı biçimi, “false consensus effect” denilen sahte uzlaşı yanılgısıyla birleştiğinde daha da güçleniyor. Herkes kendi bakış açısından, konumundan, deneyiminden hareketle “gerçeği” tarif edebiliyor. Oysa gerçeğin tamamı hiçbir kesimin elinde değil!
GÜDÜMLÜ AKIL YÜRÜTME
Sosyal medya bu psikolojik eğilimleri yaratmasa bile hızlandırıyor, görünür kılıp ödüllendiriyor. Algoritmalar öfkeyi, kesin hükmü ve tarafgirliği daha hızlı dolaşıma sokunca bir olay henüz anlaşılmadan yorumlanıyor, yorumlanmadan yargılanıyor, yargılanmadan etiketleniyor. Böylece kamusal alan bir müzakere zemini olmaktan çıkıp adeta aidiyet gösterisinin sahnesine dönüşebiliyor. Yaşadığımız siyasal ve toplumsal kutuplaşmalar, büyük ölçüde rasyonel fikir ayrılıkları değil; Yale Üniversitesi’nden Dan Kahan’ın literatüre kazandırdığı “Kimlik Koruyucu Biliş” (Identity-Protective Cognition) savaşları. Nesnel bir ekonomik veri, bir çevre felaketi ya da hukuki bir karar önümüze geldiğinde, beynimiz bir bilim insanı gibi çalışmıyor. Ait olduğumuz mahalledeki statümüzü korumak ve karşı tarafa koz vermemek için “Güdümlü Akıl Yürütme” (Motivated Reasoning) mekanizmasını devreye sokuyoruz. Amacımız gerçeği bulmak değil, kimliğimizi savunmak. İnsan zihni çoğu zaman kanıttan sonuca gitmiyor; arzu ettiği sonucu destekleyecek kanıtı seçiyor. Birçok tartışmada soru “Bu bilgi doğru mu?” değil; “Bu bilgi bizim tarafı güçlendiriyor mu?” Bu nedenle aynı olay, iki ayrı gerçeklik evreninde iki ayrı ahlaki hikayeye dönüşebiliyor.
Toparlamak gerekirse 21. yüzyıl psikoloji literatürünün ortaya koyduğu bilişsel kusurlarımız, Türkiye’nin tarihsel sosyolojik kırılmalarıyla birleşmiş ve sosyal medya algoritmaları tarafından ticarileştirilmiş durumda. Sonuç olarak, kamusal alanda tartışılan her konunun “özünü” kaçırmamıza neden olan, karşı tarafın endişelerinin, insanlığının ve haklılık payının gürültünün içinde yok olduğu, algı ve iletişim tuzakları içinde yol almaya çalışıyoruz.
Psikolog Elizabeth Newton’ın o meşhur ritim deneyindeki gibi bizim kafamızın içindeki melodiye göre tempo tutarken, karşı tarafın sadece kuru bir “tık tık” sesi olarak duyabileceğini idrak etmek zorundayız. Aksi takdirde, Lee Ross’un işaret ettiği naif realizm, yapısal bir körlüğe dönüşebilir. Herkes ülkeyi kurtaracak tek “özü” kendisinin bildiğinden emin olunca, dinlemenin olmadığı, sadece herkesin kendi haklılığını haykırdığı bir toplumda geriye yalnızca kaçınılmaz çatışmalar, derin boşluklar ve birbirini taşımaktan yorulmuş, yıpranmış bireyler kalıyor.
ÜÇ SOMUT PANZEHİR
Peki, toplumsal ve bireysel hayatlarımızı şekilleyen bu durumu nasıl aşacağız? Modern literatür bize üç somut panzehir sunuyor:
1. Bilişsel Alçakgönüllülük (Intellectual Humility)
Literatürün ilk önerisi, kendi zihnimizin kusursuz olmadığını, algılarımızın manipüle edilmeye açık olduğunu peşinen kabul etmek. Bilişsel alçakgönüllülük, bir tartışmaya “Ben haklıyım” diye değil, “Burada gözden kaçırdığım, kendi filtrem yüzünden göremediğim ne var?” sorusuyla başlamak.
2. Perspektif Almak Değil, “Perspektif Edinmek” (Perspective Getting)
Chicago Üniversitesi'nden Nicholas Epley, “Kendimi onun yerine koyuyorum” (Perspective-taking) yaklaşımının büyük bir yanılsama olduğunu kanıtladı. İnsan empati yapmaya çalıştığında bile sadece kendi egosunu karşı tarafa yansıtıyor. Çözüm, perspektif edinmek. Yani tahmin yürütmeyi bırakıp karşı tarafa açık uçlu sorular sormak, onu gerçekten dinlemek ve kendi kelimeleriyle niyetini öğrenmek. Unutmayalım sorunları aşan liderler, empati simülasyonu yapanlar değil sahaya inip soru soran, dinleyen ve eylemde olanlar.
3. Merak Odaklı Çerçeveleme (Curiosity-Driven Framing)
Kutupsal tartışmaları aşmanın yolu, konuyu kimlikler üzerinden değil ortak merak ve işlevsellik üzerinden çerçevelemek. Karşı tarafın kimlik savunmasını (Güdümlü Akıl Yürütme) tetikletmeden, “Sistemin aksayan yönlerini sence nasıl çözeriz?” gibi sorular sormak, beynin kabileci koruma refleksini devre dışı bırakıp ortak bir problem çözme alanı yaratmak.
Belki de yeni dönemin kritik liderlik sorusu şudur: “Kim haklı?” değil “Hangi gerçeği birlikte göremiyoruz?”
Asıl mesele, karşı tarafı ikna edememek değil onu gerçek bir insan ve meşru bir deneyim sahibi olarak algılayamamak. Bugün ülkemizin, şirketlerimizin ve markalarımızın ihtiyacı olan şey daha fazla bağırarak haklılık kanıtlamak yerine ortak kırılganlıklarımızdan faydalanıp ayrıştıran hususları indirgemek. Kendi naif realizmimizden şüphe duyabildiğimiz, karşı tarafa bir düşman değil bir kaynak olarak bakabildiğimiz gün, hem bireysel ve iş hayatlarımızdaki o büyük “özü kaçırma” felaketlerini engelleyeceğiz hem toplumsal sağlığımızı yeniden kazanacağız.
Çıkış yolu daha çok bağırmakta değil daha iyi dinlemekte, daha derin düşünmekte ve ortak yorgunluğu ortak akla, iradeye dönüştürmekte.