ORTAK YORGUNLUK BULUTU

CANAN ERCAN ÇELİK I BUSINESS LIFE YAZARI

İngiliz siyasetçi ve nörolog David Owen’ın modern psikoloji ve siyaset literatürüne kazandırdığı “Güç Zehirlenmesi” (psikolojideki adıyla Hubris(Kibir) Sendromu) ile Güney Koreli düşünür Byung-Chul Han’ın “Biz-Yorgunluğu” (Wir-Müdigkeit) ya da Yorgunluk Toplumu (Müdigkeitsgesellschaft) kavramları üzerine düşünürken Sezen Aksu’nun yürüyüşlerime eşlik eden “Canım Olmaz ki” şarkısının sözleri bütünleyici unsur olarak bu dizine katıldı ve mozaik bir şekilde tamamlandı.

Canım Olmaz ki / Tekrarlayamaz ki hayat, yenilerken kendini / Ve giden gitmiştir, kalan kalmıştır çoktan / Ey Sevgili / Bekleme / Ne aynı yerdeyim ne de aynı halde / Ne sevdim, nasıl sevdim yok bu filmlerde ….

Kendi düşünce ve davranış sistematiğimi şöyle özetleyebilirim: Önce içinde bulunduğum durumu anlama, anlamlandırma. Sonra olumsuz durumlar söz konusu ise içlerinden nasıl geçebileceğimi, ne şekilde üstesinden gelebileceğimi belirleme. Bu bağlamda bir kişisel duruş, irade, söylem geliştirip eyleme geçme. Bu yolda da esnek ve dirençli kalabilmek için sürekli çabalama. Bu sistematik, bileşimi ilk başta tuhaf gelebilecek bir üçlemeyle karşınıza çıkmama yol açtıysa da birkaç dakikalık bir zaman ayırırsanız sonunun hepimize iyi gelebilecek bir bütüne çıkabileceğini vadedebilirim.

GÜÇ ZEHİRLENMESİ

Güç, doğası gereği akışkan ve yayılmacı, insan egosu ve bencilliğiyle beslendiğinde sınırlandırılmadığı, denetlenmediği ve karşısında dengeli bir duruş bulunmayan her senaryoda kendi hegemonyasını yaratma eğilimi taşıyor.

Siyaset biliminde “yürütmenin gücü kendi lehine genişletmesi”, kurumsal yönetimdeyse "kurucu tapınması" olarak adlandırılan bu olgu, aslında insanlık tarihinin en eski zaafına, güç zehirlenmesine işaret ediyor. Günümüzde, güç zehirlenmesi yaşayan liderler, kurumsal yapıları bir gecede yıkmıyorlar. Aksine, meşruiyetlerini sandıktan ya da finansal başarılardan alarak kurumsal kilitleri içeriden ve sistemin kendi kurallarını esneterek söküyorlar.

Süreç, genelde ivmelenerek ve gizli gündemle ilerliyor: Yenilikçi hatta reformist bir başarıyla başlayan yolculuk, zamanla dokunulmazlık hissine, ardından eleştiriye tahammülsüzlüğe, gerçeklikten kopuşa, rakipleri tehdit olarak algılamaya ve en nihayetinde kurumların içinin boşaltılmasına, denge-denetim mekanizmalarının tasfiye edilmesine evriliyor.

Liderler “Kurumlar benim vizyonuma ve hızıma engel olmamalı” demeye başladıklarında, bilelim ki güç zehirlenmesiyle kurumsal çürümenin yolunu açma evresindeler ve giderek herkesin ve her şeyin üzerinde hatta varlıklarının lütuf olduğu sanrısına kapılabilecekleri bir yoldalar.

Siyasi otokratlar da kurumsal monarklar da nihai aşamada “geri dönüşsüzlük” hissiyle iktidarlarını kaybetmeyi sadece bir koltuk kaybı değil hukuki, ekonomik ve kişisel bir yok oluş olarak görmeye başlayıp ne pahasına olursa olsun gitmemek adına kural tanımama, sertlikle yönetme ve onlarsız bir geleceğin imkan dahilinde olmadığına inandırma yönüne giderler. Senaryo öyle ya da böyle dünyanın yüzde 70’ine hükmeden otokrasilerde benzer: Anayasayı kendi iktidar faydasına göre değiştirmek, kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırmak, yargıyı bağımsız denetim organı olmaktan çıkartıp araçsallaştırmak, seçimi kaldırmadan, rekabeti eşitsizleştirmek, medyayı kontrol etmek, muhalefeti “rakip” değil “tehdit” olarak konumlamak, itibarsızlaştırmak, devletle özdeşlik kurmak, bağımsız kurumları sadakat esasıyla kadrolaştırmak ve sivil toplumu kriminalize etmek gibi reçetelenmiş adımlar bir, bir hayata geçer.

İŞ DÜNYASINDA ÇARKLAR FARKLI DÖNMÜYOR

Siyasette meşruiyet aracı “halkın oyu” iken, iş dünyasında “hiper-büyüme” ve finansal getiri vaadiyle gözler boyanabiliyor.

Gücünü benzer yanılsama ve hırslarla kötüye kullanan liderlerin temelinden sarstığı, kültürel erozyona ve sonunda hüsrana uğrattığı şirketler her ölçekte görülebiliyor. Günümüz toplumlarında her birimiz böylesine bir zeminde var olmaya ve ayakta kalmaya çalışıyoruz.

Han’ın “Ben-Yorgunluğu” kavramıyla açıkladığı bir sarmalın içindeyiz.

Yaşadığımız toplumsal yapılar köklerinden sarsılırken, yüksek performans odağının, sürekli kendini aşma ve üretim baskısının, yoğun ve yıkıcı rekabetin insanı yalnızlaştıran, dikkatini parçalayan, ilişki kapasitesini kısıtlayan, kendi derdine odaklayan, duyarsızlaştıran, dünyası giderek küçülen birer performans öznesine dönüştüğümüzü, başkalarını görecek, duyacak veya anlayacak gücümüzün kalmadığını ve bir tür ben/ego-yorgunluğunun içine düştüğümüzü söylüyor. Byung-Chul Han’ın düşüncesinde “Biz-Yorgunluğu” ise esas olarak olumsuz değil tam tersine modern performans toplumunun bireyselleştirici yorgunluğunu aşabilecek olumlu bir imkan olarak ortaya çıkıyor. Kısmen Peter Handke’nin “Yorgunluk Üzerine Deneme”sinden de etkilenmiş. Handke’nin tarif ettiği yorgunluk, modern tükenmişlik değil insanları birbirine yaklaştıran, rekabeti askıya alan ortak bir kırılganlık. Dolayısıyla, Han “biz-yorgunluğu”nu kolektif bir yavaşlama, birlikte susabilme, birlikte durma, nefeslenme ve performans zorunluluğundan çıkabilme hali olarak ortaya koyuyor.

Yani tüketen değil, birleştiren, insanı kendine kapatmayan, “ben”i gevşetip “biz”e açan bir olumlu, iyi bir yorgunluk anlayışı: Birlikte geçirilen zamanın, ortak emeğin, dayanışmanın, sessiz yakınlığın, kolektif deneyimin ardından gelen bir dinginlik. Karşımızdaki insanı bir yük veya rakip olarak değil aynı insani kırılganlığı paylaştığımız bir yoldaş olarak görmek, “Ben”in o katı, sürekli başarılı olmak zorunda olan ayarlarını gevşetip, kendinden öteye, dünyaya ve ötekine açılmak, o amansız hız ve performans sarmalından çıkıp yavaşlamaya çalışmak hatta konuşmadan ya da sadece susarak yanındakiyle o “ortak yorgunluk bulutunun” altında yan yana oturabilmeyi becermek. Bizi ayıran değil tam aksine insani kırılganlığımızda, sınırımızda ve dinlenme ihtiyacımızda birleştiren, topluluk bilincini yeniden kuran barışçıl bir yorgunluk Biz-Yorgunluğu. Ülkemizdeki sistem ise bizi hızla Biz-Yorgunluğu’ndan çıkarıp tekrar Ben-Yorgunluğu’na çekiyor. Sosyo-ekonomik zorluklar, geleceğin belirsizliği bireyleri sürekli bir "hayatta kalma" stratejisi üretmeye yönelttikçe herkes kendi gemisini kurtarma derdine düşüp giderek başkasının acısına, adaletsizliğe veya toplumsal sorunlara ayıracak enerjiyi kendinde bulamıyor.

BİZ’DE BULUŞALIM

Siyasi ve kültürel kutuplaşma, “biz ve onlar” ayrımı, insanları ruhsal ve zihinsel olarak tüketiyor, bu bölücü yorgunlukla bireyler kendi ideolojik kalelerine çekilip duymaz, görmez oluyor. Anlamaya, anlatmaya enerji harcamıyorlar, gün geliyor dramatik toplumsal olaylarda -afet, ekonomik kriz, eşitsizlikler, adaletsizliklere ortak bir yas veya tepki üretilemiyor.

Üzerine, sosyal medyada görünenle gerçek yaşamlar arasındaki farklılıkların getirdiği yetersizlik hissi, gerçeğin önemsizleştirilmesi, ‘öteki’nin radikal şekilde düşmanlaştırılması, toksik paylaşımlar bireyleri iyiden iyiye kendi içine, benzer kümelerine hapsedip kronik yorgunluğu, tükenmişliği artırıyor. Bugünün Türkiye’sinde şifalandırıcı olan şey, daha fazla hırs, daha fazla kutuplaşma ya da sürekli haklı çıkma çabası değil tam aksine hepimizin aynı gemide, aynı sistem tarafından benzer şekillerde hırpalandığımızı kabul edip ortak acılarda veya krizlerde bir an için egoları, maskeleri indirip yan yana durabildiğimiz anları ve halleri daha kalıcı kılabilmek. Çıkış yolu, politik ve kültürel silahları bir anlığına yere bırakıp karşı mahalledeki insanın da en az bizim kadar yorgun, kaygılı, geçim derdinde ve hırpalanmış olduğunu görmek, yani o sahte zafer arzularından sıyrılıp “Biz-Yorgunluğu”nda, insani kırılganlıklarımızla buluşabilmek. Kısır döngüde kalıp, kendimizi yenilerken tekrara mı düşeceğiz, yoksa ortak yorgunluk bulutunun içinde birbirimize yer açmayı mı deneyeceğiz?

Cevap her zamanki gibi BİZ’de.

BUSINESS LIFE